İtirazın Dili ve Üretim Biçimi Nasıl Değişti?

By | Yazılı Yayınlar

Bugün şunu fark ettim. Aslında her kuşak kendi dilinde, kendi itirazını bir şekilde dile getirmiş. Bazen bir şarkıyla, bazen bir cümleyle, bazen de yepyeni bir yöntemle. Yani hiçbir kuşak gerçekten sessiz değil. Hiçbir kuşak her şeyi olduğu gibi kabul etmiş değil. Hepimiz bir şeylere itiraz etmişiz, ediyoruz. Sadece aynı cümleyi kurmuyoruz. Ve belki de daha önemlisi, aynı şekilde üretmiyoruz. Bu sebeple bu yazı sadece kuşakların neye itiraz ettiğini değil, itirazı nasıl ürettiğini de tartışıyor.

X KUŞAĞI

X kuşağına baktığımızda, karşımıza daha net sınırları olan bir dünya çıkıyor. 1980 sonrası Türkiye’si; politik baskının hissedildiği, devletin güçlü olduğu ve ifade alanlarının sınırlı kaldığı bir dönem. Kuralların belirgin olduğu, alanın dar olduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Böyle bir zeminde itiraz da kendine daha keskin bir form buluyor.

Bu yüzden X kuşağı için itiraz, çoğu zaman bir sınır çizmek anlamına geliyor. Nerede durduğunu söylemek, neyi kabul etmediğini açıkça ifade etmek. Bu durumu en iyi yansıtan örneklerden biri, Semiha Yankı’nın 1982 yılında seslendirdiği “İtirazım Var” şarkısı. Elbette bu şarkının kendisi politik bir manifesto değil. Dönemin itiraz duygusuna uygun bir ifade formu sunduğu için örneklendirmeye çalıştım. Bu şarkıya bir söz dizisinden çok; bir pozisyon, bir mesafe koyma biçimi olarak baktığınızda siz de ne demek istediğimi çok net hissedeceksiniz!

Ama burada önemli bir detay var: bu dönemde herkes için eşit bir ifade alanı yok. Özellikle kadınlar için itiraz etmek, gündelik hayatın içinde var olabilmenin bir parçasıydı.

Ekonomik olarak da bu kuşağın temel motivasyonları daha çok istikrar, güvenlik ve hayatını kurma fikri etrafında şekilleniyor. Dolayısıyla itiraz, sistemi bütünüyle reddetmekten ziyade, sistemin içinde kendine bir alan açma çabası olarak ortaya çıkıyor.

Üretim biçimlerine baktığımızda ise oldukça farklı bir tablo var. Müzik üretmek, yazmak, görünür olmak; uzun emek süreçleri, profesyonel alanlar ve sınırlı erişim gerektiriyor. Yani herkes sesini duyuramıyor. Ama duyurabilenler, oldukça güçlü ve yüksek sesle ifade ediyor kendisini. Belki de küçücük bir radyodan çıkan bir ses, yüzlerce hatta binlerce insana ulaşıyor.

Y KUŞAĞI

Y kuşağına geldiğimizde, tonun değiştiğini hissediyoruz. Bu kuşağa bir hikaye anlatılıyor: “Okursan, çalışırsan, doğru adımları atarsan her şey yoluna girecek.” Bu anlatı uzun süre güçlü kalıyor. Ancak zamanla hayatın gerçekleri bu hikayeyle çatışmaya başlıyor.

Güvencesizleşen iş hayatı, artan rekabet, sürekli yetmeye çalışma hali… Tüm bunlar bir noktada bir kırılma yaratıyor. Ve o kırılmanın içinden şu cümle çıkıyor: “Bize anlatılan şeyler… yalanmış.” Bu duyguyu en net taşıyan örneklerden biri de Candan Erçetin’in 1997 yılında yayımlanan Çapkın albümünde yer alan “Yalan” şarkısı. Çünkü bu şarkıda “itiraz” dışarıya bağırmaktan çok, bir hayal kırıklığının kabulüne dönüşüyor.

Bu kuşak itiraz etmeyi bırakmıyor. Ama yön değiştiriyor. Y kuşağı, itiraz ile içselleştirme arasında sıkışıp kalıyor. “Ben mi yanlış yaptım?” sorusu ile “Bu sistem mi problemli?” sorusu arasında gidip gelen bir düşünme hali oluşuyor. Yani itirazın yönü değişiyor. X kuşağı otoriteye karşı itiraz ederken Y kuşağı sistemle birlikte kendini de sorguluyor. Bu yüzden itiraz, bir isyandan çok bir çözülmeye dönüşüyor. Özellikle kadınlar için bu sorgulamanın çoğu zaman daha katmanlı bir hal aldığını görüyoruz. Çünkü mesele aynı zamanda bedenle, bakım emeğiyle, görünmez yüklerle ve “iyi olma” beklentisiyle de ilgili.

Ekonomik olarak Y kuşağı, belirsizlikle ilk defa ciddi bir biçimde karşılaşan kuşaklardan biri. Kariyer yolları eskisi kadar net değil, emek ile karşılık arasındaki ilişki zayıflamaya başlıyor. Bu da bireysel sorgulamayı artırıyor. Ancak üretim biçimleri hala büyük ölçüde sınırlı. Müzik üretmek, yazmak, görünür olmak için belirli araçlara ve alanlara ihtiyaç var. Yani fark edenlerin sayısı artıyor, ama bunu görünür kılmak ne yazık ki halen kolay değil.

Z KUŞAĞI

Z kuşağına geldiğimizde ise bambaşka bir yerdeyiz. Ne tamamen suskun bir hal var, ne de sürekli büyük cümlelerle konuşma ihtiyacı. Ama bir şey olduğunda içimizden geçen o çok tanıdık cümle var: “bi’ dakka yaaa…” Bu cümle küçük görünebilir. Ama aslında bir durdurma anı. Gündelik hayatın içinde akan bir şeyi kısa bir süreliğine askıya almak. “Bu neden böyle?”, “Bunu neden kabul ediyorum?”, “Bu gerçekten normal mi?” gibi sorular tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Z Kuşağının itirazı da tam olarak burada başlıyor. Tabii burada itirazın hedefi de değişiyor. X kuşağı otoriteye karşı itiraz ediyor, Y kuşağı sistemle birlikte kendini de sorguluyordu. Z kuşağı ise gündelik hayatın içindeki normlar ve mikro iktidarlara itiraz etmeye başlıyor. Ve yine belirtmeden geçemeyeceğim; kadınlar için bu çok tanıdık bir alan. Çünkü bu sorunların büyük bir kısmı yıllardır hissedilen ama çoğu zaman adı konulamayan ve ön kabullerle şekillenen deneyimlere dayanıyor.

Z kuşağı dijital dünyada büyüyor. Bilgiye anında erişebiliyor, farklı hayatları aynı anda görebiliyor ve önceki kuşakların normalleştirdiği birçok şeyi çok daha hızlı sorgulayabiliyor. Ekonomik olarak ise güvencesizlik artık istisna değil, neredeyse norm. Tek bir kariyer yolu yok, hayat lineer bir akış izlemiyor.

Politik olarak da büyük ideolojik anlatılardan ziyade, gündelik hayatın içinde deneyimlenen sosyal adalet meseleleri öne çıkıyor. Bedenle kurulan ilişki, bakım emeğinin görünmezliği, dijital şiddet pratikleri, temsil gibi başlıklar bu kuşağın itiraz alanlarını belirliyor. Bu başlıkların önemli bir kısmı ise “feminist mücadelenin yıllardır açtığı alanların bugüne yansıması.” Bu yüzden itirazın dili de değişiyor. Büyük ve kapsayıcı cümlelerden, küçük ama sürekli tekrar eden sorgulamalara doğru bir kayma yaşanıyor.

Ama burada asıl önemli kırılma, ne söylediğimizden çok nasıl söylediğimizde ortaya çıkıyor. “Bi dakka yaaa!” tam olarak bu dönüşümün içinde duruyor. Bu cümle, klasik anlamda bir şarkı değil. Uzun prodüksiyon süreçlerinin ürünü değil. Yıllar süren bir müzik emeğine dayanmıyor. Ama yine de bir şeye dönüşüyor. Bir sese, bir içeriğe, bir paylaşım biçimine. Çünkü artık bir fikir, bir cümle ya da bir prompt; çok kısa bir sürede bir şarkıya, bir videoya, bir içeriğe dönüşebiliyor. Bu durum, ifade araçlarının ciddi anlamda demokratikleştiğini gösteriyor. Yani artık sadece profesyoneller değil, herkes potansiyel bir üretici haline gelmiş durumda. Bu, feminist perspektiften bakıldığında özellikle önemli. Çünkü tarihsel olarak sesi kısıtlanan, görünürlüğü sınırlanan gruplar için bu araçlar, görünürlük ve söz hakkı anlamına da geliyor. 

Ama tam da burada başka bir eşik ortaya çıkıyor. Çünkü herkes üretebilir hale gelmiş olsa da, herkesin aynı ölçüde görünür olabildiğini söylemek zor. Tam tersine, görünürlük yeni bir filtreye, yeni bir eleme mekanizmasına bağlı hale geliyor. Bu noktada algoritmalar belirleyici bir rol üstleniyor. Neyin öne çıkacağına, neyin görünür olacağına ve neyin hızla kaybolacağına çoğu zaman bu sistemler karar veriyor. Platformlar ise yalnızca birer araç olmaktan çıkıp, kendi kuralları ve öncelikleri olan yeni iktidar alanlarına dönüşüyor. Bu durum beraberinde önemli bir soruyu getiriyor: Herkes bu kadar üretirken, gerçekten herkes görünür olabilir mi?

Eskiden üretim zordu, erişim sınırlıydı ama emek görünürdü. Şimdi ise üretim hızlı, erişim açık ama emek kavramı tartışmalı. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu sorusunun net bir cevabı yok. Ama şu kesin: “itiraz artık sadece duygunun ötesine geçerek bir üretim pratiği” haline gelmiş durumda. İşte, “bi dakka yaaa” bu yüzden önemli. Çünkü bu “öylesine söylenmiş” bir cümle değil. Aynı zamanda bir format. Kısa, tekrar edilebilir ve herkesin kendi cümlesini ekleyebileceği bir yapı. Bir sanat eseri olmaktan çok, bir mikro itiraz aracı olarak konumlanıyor. Ve bu haliyle şunu söylüyor: “Teknolojiyi sadece tüketmiyorum. Onu kullanarak kendimi ifade ediyorum.”

Kuşaklar arası hatta baktığımızda aslında hepsinin aynı yere çıktığını görüyoruz. X kuşağı “itirazım var” diyor. Y kuşağı “yalan” diyor. Z kuşağı ise “bi dakka yaaa” diyor. Üçü de aynı şeyi söylüyor: “Bu böyle olmak zorunda değil.” Sadece tonları farklı.

Peki ya Alfa kuşağı?

Belki de en büyük değişim orada olacak. Yapay zeka ile büyüyen, üretim araçlarına doğrudan erişimi olan bir kuşaktan söz ediyoruz. Onlar için mesele “Ne söylemeliyim?” sorusu olmayabilir. Daha çok “Bunu nasıl üretirim?” ya da “Bunu nasıl değiştiririm?” soruları öne çıkabilir.

Belki de onlar sadece sorgulamayacak. Doğrudan alternatifini kuracak. Ve belki de bugün en önemli şey tam olarak bu. Küçük bir cümle, doğru bir araçla birleştiğinde büyük bir etkiye dönüşebilir. Bu yüzden bu platformun çıkış noktası şu: Büyük itirazlar yerine küçük “bi dakka yaaa” anlarını çoğaltmak. Çünkü bazen her şeyi değiştiren şey, sadece bir saniyelik duraksamadır.

Ne dersiniz, birlikte itiraz etmeye var mısınız?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *