Özgürlüğün Kullanım Koşulları

By | Yazılı Yayınlar

“Özgürlük” kulağa en güzel gelen kelimelerden biri. Sonuçta kim özgür olmak istemez ki? Herkes kendi hayatını yaşayabilsin, kendi kararlarını verebilsin, istediğini düşünebilsin, istediğini söyleyebilsin… Buraya kadar hiçbir sorun yok. 

Peki, biri gerçekten kendisinden beklenmeyen bir karar verdiğinde işler nasıl değişiyor? İşinizi biraz kolaylaştırayım. Verilen kararın hemen arkasından “Tabii ki özgürsün ama…” ile başlayan bir cümle geliyor. O “ama”nın arkasından da “ama”yı haklı çıkaracak birçok fikir üretiliyor. Mesela “istediğin işi yapabilirsin ama o kadar okudun. Evlenmeyebilirsin ama yalnızlık çok zor. Çocuk istemeyebilirsin ama sonra pişman olursun. İşinden ayrılabilirsin ama bu devirde iş mi bulunuyor? İtiraz edebilirsin ama her şeyi de bu kadar büyütmemek lazım” gibi. Yani özgürüz. Fakat “çok da şey yapmamak” şartıyla.

Bazen düşünüyorum, özgürlüğü gerçekten seviyor muyuz? Yoksa insanların bizim de uygun bulduğumuz hayatları “özgürce” seçmesini mi seviyoruz? Çünkü bir insan önüne konulan “yapılması gerekenler listesini” be kadar takip ediyorsa, o kişinin özgürlüğünü o kadar tartışmıyoruz. Okuyor, işe giriyor, evleniyor, çocuk sahibi oluyor, ev almaya çalışıyor, çalışmaya devam ediyor. Elbette bunların hepsini gerçekten istediği için de yapmış olabilir. Konu zaten bu hayatların yanlış olması değil, başka bir şey istediğinde başlayan sorgu silsilesi. “Neden istemiyorsun?” “Emin misin?” “Biraz daha mı düşünsen?” “Herkes yapıyor, sen neden yapmak istemiyorsun?” gibi. Belki de özgürlüğün ne olduğunu, verdiğimiz kararlara öylece bakarak anlamamız mümkün değildir. Bir de o kararları hangi koşullarda verdiğimize bakmak gerekiyordur.

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE Bİ’KAÇ DÜŞÜNCE

Felsefede tartışılan bir mesele var: “İnsan gerçekten özgür iradesiyle mi karar verir, yoksa verdiği kararlar daha önce yaşananların, yetiştiği çevrenin ve içinde bulunduğu koşulların sonucu mudur?” Buna determinizm diyenler olmuş. Yani en sade haliyle, hiçbir kararımızın öylece boşlukta ortaya çıkmadığını söyleyenler… Nasıl bir ailede doğduğumuz, hangi şehirde yaşadığımız, ne kadar paramızın olduğu, kadın ya da erkek olmamız, nasıl yetiştirildiğimiz, neye erişebildiğimiz, neyi hiç görmediğimiz… Bunların hepsi seçimlerimize karışıyor.

Öte yandan her şeyin baştan sona belirlenmiş olmadığını, insanın yine de kendi kararlarını verebileceğini savunanlar da var. Ben bu tartışmanın ortasında kalıyorum biraz. Çünkü tamamen özgür olduğumuzu söylemek bana fazla kolay geliyor. “Hiçbir seçimimiz bize ait değil” demek de fazla karanlık. Belki gerçekten bir seçim alanımız var ama herkesin alanı aynı genişlikte değil.

Akademide buna “sınırlandırılmış faillik” (1)  diyen bir yaklaşım var. İsmi biraz soğuk, farkındayım. Ama anlattığı şey aslında çok tanıdık: İnsanların kendi hayatlarına yön verme gücü var fakat bu güç, içinde yaşadıkları maddi ve toplumsal koşullardan bağımsız değil.

Bir kadın çalışmayı seçebilir mesela. Ama çocuk, yaşlı ve ev bakımı büyük ölçüde onun sorumluluğundaysa hangi işte, kaç saat ve hangi koşullarda çalışacağını ne kadar özgürce seçebilir? Bir genç ailesinden ayrılıp kendi hayatını kurabilir tabi ki. Ama kazandığı ücret kiraya yetmiyorsa önünde gerçekten böyle bir seçenek var mıdır? Veya bir çalışan iş yerinde yaşadığı bir haksızlığa itiraz edebilir, “etmezse ayıp” değil midir zaten? Peki, konuştuğunda işsiz kalacaksa “özgür sessizliği” onun kişisel kararı mıdır? Belki de olay; mevcut özgürlük durumumuza “Evet” yada “Hayır” diye cevap vermekten ibaret değildir. Hareket alanımızı neyin daralttığını, neyin genişlettiğini ve bu alanın neden herkes için aynı olmadığını görebilmektir. Bir de algoritmalar var tabii. Bahsetmeden geçemeyeceğim. 

ALGORİTMANIN TANIDIĞI ÖZGÜRLÜK ALANI

Eskiden özgür iradeyi konuşurken aileden, toplumdan, geleneklerden, ekonomik koşullardan söz ediyorduk. Şimdi neyi göreceğimize, neyi sık sık göreceğimize, neyi hiç görmeyeceğimize karar veren sistemler de hayatımızın içinde. Hatta tam ortasında.  Telefonu açıyoruz ve “Senin için” diye bir bölüm çıkıyor. Bu bölüm gerçekten benim için mi?

Bi’ dakka yaa…

Ben seçmeden önce bu içerik kaç kere karşıma çıktı? Bu fikri gerçekten ben mi merak ettim, yoksa yeterince uzun süre önüme getirildiği için mi merak etmeye başladım? Bir ürünü gerçekten beğendim mi, yoksa herkes beğeniyormuş gibi gösterildiği için mi istedim? Bu hayatı gerçekten ben mi hayal ettim, yoksa aynı evleri, aynı bedenleri, aynı tatilleri, aynı çalışma biçimlerini ve aynı başarı hikayelerini tekrar tekrar gördüğüm için mi? Zaten algoritmalar bize doğrudan “Böyle yaşayacaksın” demiyor. Mesela bazı hayatları daha görünür kılıyor. Bazı insanları daha çok karşımıza çıkarıyor. Bazı meseleleri büyütüyor, bazılarını akışta öylece kaybediyor. Sonra da bütün bunların ortasında bize sınırsız seçenek varmış gibi hissettiriyor. Oysa biz sadece “bize gösterilenler” arasından seçim yapıyoruz. Bu biraz da AVM’de özgür olduğunu düşünmeye benziyor. Önünde onlarca mağaza var. İstediğine girebilirsin. Kimse seni zorlamıyor. Ama binanın dışında ne olduğunu, içeride neden belirli mağazaların bulunduğunu ve oraya nasıl getirildiğini pek düşünmüyorsun.

Sosyal medyada da sürekli seçim yapıyoruz. Beğeniyoruz, geçiyoruz, takip ediyoruz, siliyoruz, satın alıyoruz. Parmağımız hareket ettiği için iradenin tamamen bizde olduğuna  inanıyoruz. Ama o parmağın önüne neyin geleceğine biz karar vermiyoruz. Daha da garibi, algoritmanın sadece “ne satın alacağımızı” etkilediğini düşünüyoruz. Oysa neyi normal bulduğumuzu, neyin mümkün olduğunu sandığımızı, kendimizi kimlerle karşılaştırdığımızı ve hangi konuların konuşulmaya değer olduğuna inandığımızı da etkiliyor. Bu soruları yalnızca ben sormuyorum bu arada. UNESCO, dijital platformların “hangi içeriği kaldırdıkları” konusunun yanında, içerikleri nasıl sıraladıkları ve önümüze nasıl getirdikleri konusunda da şeffaf olması gerektiğini söylüyor. (2)  Platformların kullanıcıya sundukları ürünlerle eleştirel biçimde ilişki kurabileceği araçlar sağlamasını istiyor. Yani ana fikir “Zararlı içeriği sil” bakış açısıyla değil de; neyi neden gördüğümüzü anlayabilelim fikrine dayanıyor. 

Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası (3) da büyük platformların “içerik taşıyan tarafsız araçlar” olmadığını kabul ediyor. Bu platformların düşünceleri geniş ölçekte şekillendirebildiğini, ifade özgürlüğü ve medya çoğulculuğu gibi alanlarda risk yaratabildiğini açıkça söylüyor. Bu yüzden çok büyük platformlarda, algoritmik önerilere dayanmayan bir akış seçeneğinin de sunulmasını öngörüyor. Bunlar biraz hukuk dili gibi gelebilir. Ama gündelik hayattaki karşılığı çok tanıdık. Aynı tür hayatları tekrar tekrar gördüğümüzde bir süre sonra herkes çok üretkenmiş, herkes işini seviyormuş, herkes sabah beşte kalkıp sağlıklı besleniyormuş gibi geliyor. Daha da önemlisi bütün bunları yaparken bir de çok mutlu görünüyormuş gibi geliyor. Hatırlar mısınız COVID-19 Pandemisi sırasında da üretkenliğin yarattığı tükenmişlikle mücadele etmeye çalışmıştık toplu olarak… 

Algoritmanın gösterdiği ortak görüntü, bir süre sonra kişisel bir yetersizlik duygusuna dönüşüyor. Sonra da yapısal bir sorun yine kişinin omzuna bırakılıyor. Mesela iş bulamıyorsan tüm dünyanın girdiği ekonomik dar boğazla bir ilgisi asla olamaz. Sen yeterince iyi bir kişisel marka oluşturmamışsındır. Yoruluyor musun? Zamanını iyi yönetemediğin içindir. Mutsuz musun? O zaman bakış açını değiştirmelisin. Evin yoksa doğru yatırım yapmamışsındır, bunun kredi faiz oranlarıyla bir ilgisi olamaz. 

HAYAT GERÇEKTEN SENİN ELİNDE “Mİ?”

Tüm bunları neden mi anlatıyorum? Bu bakış açısı, özgürlüğü “Hayat senin elinde” cümlesine sıkıştırıyor. İlk duyduğumuzda ne kadar güçlendirici bir cümle gibi geliyor, değil mi? Ama her şey senin elindeyse, başına gelen her şey de senin hatan oluyor. Bi’ Dakka Yaa’nın durduğu yer biraz da burası. Derdimiz insanın kendi kararlarını küçümsemek değil. Her şeyi toplum, sistem ya da algoritma yaptı deyip kenara çekilmek de değil. Ama kişisel seçim dediğimiz şeyin çevresinde neler olduğunu konuşmadan, herkesi eşit ölçüde özgür ilan etmek de pek gerçekçi gelmiyor. Çünkü bazı insanlar bir karar verdiğinde o kararın sonucunu yaşıyor. Bazıları ise ailesini, gelirini, güvenliğini, çevresini ya da geleceğini kaybetme riskini de taşıyor. Bazılarının itirazı görünür oluyor. Bazılarınınki algoritmaya takılıyor, birkaç kişiye gösteriliyor ve kaybolup gidiyor.

Sonuç olarak, bugün özgürlüğü konuşurken “Karar verebiliyor muyum?” diye sormak yetmiyor. Neyi görebiliyorum, hayal edebiliyorum? Hangi seçeneğin bedelini karşılayabiliyorum? Benim “iyiliğim” için olan şeyleri kim seçiyor? gibi soruları da sormamız gerekiyor. Kimbilir, belki de özgürlük, önümüze gelen seçeneklerden birini işaretlemekten önce başlıyordur. Mesela bir an durup o seçeneklerin nereden geldiğini sorduğumuzda… Bize ait olduğu söylenen arzulara biraz şüpheyle baktığımızda… Herkes aynı şeyi istiyormuş gibi görünen bir akışın ortasında başka bir şey isteyebileceğimizi hatırladığımızda…

Bi’ dakka yaa…

Ben gerçekten bunu mu istiyorum? Yoksa bunu istemeyi mi öğrendim?

Kaynaklar

1 – Concepts of Bounded Agency in Education, Work, and the Personal Lives of Young Adults  https://discovery.ucl.ac.uk/id/eprint/1494970/1/Evans2007Concepts85.pdf 

2 – UNESCO, Guidelines for the Governance of Digital Platforms  https://www.unesco.org/en/internet-trust/guidelines 

3- Avrupa Birliği Dijital Hizmetler Yasası https://digital-strategy.ec.europa.eu/en/policies/digital-services-act 

Comments are closed.